Emre Yılmaz
7 Mart 2026
Yakın zamana kadar dikkatimi çekmemiş olan yazarın adını ilk kez sanırım Nermin Mollaoğlu’nun bir söyleşisinde, Kalem Ajans’ın salgın döneminde bu romanın İngilizce yayın haklarını sattığını söylemesiyle duydum. Sonrasında adına bir iki yerde daha denk gelince merak ettiğim yazarın bir eserini okuyayım diyerek gündemde olan bu son romanını edindim ve geçtiğimiz hafta bir boşlukta kitabı okumaya başladım. Kısa metnin yaklaşık yarısına gelince içime sinmeyen metni bilinmeyen bir tarihte geri dönmek fikriyle bir kenara bırakmıştım. Hafta içinde Nida Dinçtürk’ün hazırladığı Anlatsam Roman Olur podcastinin son bölümüne yazarın bu kitabı konuşmak için konuk olduğunu görüp, bölümü dinledim. Program sonrasında, metinde beni rahatsız eden şeyler daha belirginleşti ve keskinleşti. Peşi sıra romanı tamamladım.
Hayal gücünden yoksun, soğuk ve rahatsız edici derecede hesaplı, mekanik bir anlatıma sahip olduğunu düşündüğüm roman -yazarın ifadesiyle- bundan bir yüzyıl sonra, insanlığın varoluşunu tehdit eden bir salgının varlığında Kaya adlı kahramanın Büyükada’daki yetimhaneden başlayarak geçmişini hatırlaması ve aktarmasını ele alıyor. Edebi bir eserden ziyade bestseller türünde bir romana daha yakın olduğunu düşündüğüm kitap o durumda bile akıcılık ve sürükleyicilik eksikliği ile türünün başarısız bir örneği olarak değerlendirilebilir. “Anlatacak bir şeyi var mı” sorusuna maalesef müspet bir cevap veremediğim hikaye İstanbul depremi ve salgın gibi bazı güncel korkulara yaslanıyor ve bu korkulardan kaçışı da mistik doğuya yapılan bir seyahatle gösteriyor. Kitabın sonlarına doğru beliren ve cinsellik etrafında dönen bir iki provokatif durum dışında fikri bir tartışmaya kıvılcım olabilecek pek bir detay da bulunmamakta. Ayrıca eserdeki neredeyse bütün temalar ve ifadeler üç çocuk kahramanın isimlerinin uçuculuğuna göre hikayede kalma sürelerini göstermesi gibi (sonra kalma sırasına göre Kaya, Yağmur ve Bulut) kör göze parmak sokar şekilde bir hesaplılıkla sunuluyor. Hikayenin gelecekte geçiyor olması yazarın, bazı konseptleri metnin akışından koparacak seviyede doğrudan ve detaylı anlatmak zorunda hissetmesine neden olmuş sanıyorum. Buna rağmen anlatılan dünyanın gerçeklik, bütünlük ve tutarlılık açılarından tatmin edici olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca bu seviyede soğuk ve kopuk bir anlatım benim açımdan bilimkurgu ve fantastik edebiyat gibi dünya kuran metinlerde yapılabilecek hataların başında geliyor.
Sonuç olarak son yıllarda okuduğum en kötü romanlardan biri olan “Yağmur’dan Sonra”yı bir edebi eserden ziyade salt bir ekonomik faaliyet olarak yorumlamak daha doğru olur düşüncesindeyim.













