Oğuz Aktürk
25 Şubat 2026
YouTube kanalımda Yakıcı Sır kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/a3ctaLux8B4
Nasıl ki milletler arasında savaş olduğunda buna dünya savaşı deniyorsa, insan ilişkileri konusunda sadece insanlar arasında gerçekleşen dünya savaşları da vardır.
Edgar'ın annesinin yaptığı şeyi unutturmaya çalışması "bastırma" yı ve "bahane bulma" yı, kendi suçunu sanki kendisinin değilmiş gibi göstermesi "yansıtma" yı, kitabın sonunda yaşanılan onca olaydan sonra edinilen buruk zafer "telafi etme" yi, annelik sorumluluğuna sahip birinin tamamen annelikten uzaklaşması "karşıt tepki geliştirme" yi, annenin sıkıcı hayatına özenti bir heyecan katarak kendini başarıya ulaşmış gibi göstermeye çalışması "özdeşim kurma" yı, anneyi tavlamaya çalışan baronun bütün hareketleri "hayal kurma" yı, Edgar'ın yaşadığı ruhsal kaos ve sonunda kendinden uzaklaşması "kaçma" yı, asıl tepkinin barona verilmesi gerekirken çocuğa veriliyor olması "yön değiştirme" yi, Edgar'ın annesinin ve adamın onca iyi hareketinden sonra yaptıklarını bir türlü kabullenememesi "yadsıma" yı, Edgar'ın ne olursa olsun kötünün iyisi bir sonuca kavuşmayı "pollyannacılığı" temsil ediyor. Yani bu kitabın adı Yakıcı Sır değil de Zweig ile Savunma Mekanizmaları Manifestosu olsaydı hiç şaşırmazdım.
Olay sadece kör olup olmamakla ilgili. Bahsetmeye çalıştığım şey de fiziki körlükten öte manevi körlük zaten. Kalp bile düz bir çizgide devam edemiyorken ruhumuzun devinimlerinin de dümdüz olmasını bekleyemeyiz. Ruhlarımız da başka insanlarla iletişimde, ilişkide, herhangi bir deneyim üstünde olurken dünya savaşları yaşayacak. Herkesin kazanmayı arzuladığı bu savaşta bizim de savunma mekanizmalarımız olacak saldırılarımızdan fazla. Herkes Bukowski'nin de dediği gibi "Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki." psikolojisinde yaşıyor olacak. Bir yerde sevgiyi ararken zulümle, merhameti ararken nefretle, zevki ararken pişmanlıklarla karşılacağız. Ama sonuçta bir arayışta olacağız. En güzeli de bu değil mi zaten? Sonuçların verdiği o keskin sayısal birimlerin dışında sürecin ve arayışın verdiği o belirsiz ve ruhumuzu daima canlı tutan sorgulama ihtiyacı en değerli şey değil mi? Sorgulamalarımız olmasaydı Zweig bu kitabı yazıp sadece bir çocuk karakter üzerinden siyasi göndermelere, psikolojik tahlillere, anne-baba-çocuk ilişkilerine ulaşabilir miydi? Diplomalarımız olur her zaman ama üzerlerinde sorgulayışlarımızın notu yazmaz hiçbir zaman. Onun içindir ki günlük rutin ve heyecansız hayatlarımız için kullanacağımız, üzerinde birtakım sayılar yazan kağıt parçalarından başka bir şey bilmeyiz biz.
Bir kenarda oturup zamanında çokça vakit geçirdiğimiz insanları, nesneleri, olayları, şehirleri, dersleri, okulları ve işleri düşüneceğiz. Bunların hepsinin birbirleriyle uyum içinde yaptığı o sırlı dansı anlamaya çalışacağız. Pek tabii ki meraklı kişiler için bu biraz anlamsız gelecek. Edgar gibi Malala gibi Atatürk gibi sadece kendimiz için değil aynı zamanda başkalarının da mutluluğu için çalışacağız. Bir kenarda otururken aslında beynimiz de bir o kadar bir kenarda oturmayacak. Hep düşüneceğiz, hep düşüneceğiz ve hep düşüneceğiz ki artık şu sonsuz evrenin sırlarını çözmeye çalışmaktan beynimiz patlama noktasına gelecek. Ve bu o kadar değerli bir patlama sınırı ki sayın Hiroşima 'nın kıskanmasıyla sonuçlanacak. Öldüren cinsten değil de tam tersine daha çok yaşatan, daha çok renklendiren ve ruhundan çiçek açtıran cinsten reaksiyonlara sebep olacak şekilde. O kadar dokunaklı olacak ki güzel olmasına gerek kalmayacak. Ve o kadar doğru bir hareket olacak ki cesaretle yapılmasına gerek kalmayacak.
Yine de sırları olmalı insanın başka insanlardan saklamaya çalıştığı... Yoksa ne anlamı kalırdı sadece onun üzerinde yaşam olduğunu sandığımız dünyanın?

























