Bülent
5 Mart 2026
İlginç bir dünya tasviri:
Değişkenler, uçucular ve envai çeşit uzaylılar var.
İzleyiciler, koruyucular, hacılar, anımsayıcılar, uşaklar vb. gibi meslek grupları ve bunların bağlı olduğu loncalar var.
Meslek grupları ve ırkların birbirleriyle ilişkileri kanunla sınırlı, bir kast sistemi var.
Bu mesleklerin dünyaya hizmetleri işlevsel olmaktan çok ruhani.
İrade dedikleri tanrısal bir güce inanıyorlar, zaman zaman ona bağlandıklarını düşünüyorlar.
Teknoloji bazen üst düzey bazen çok ilkel.
Tüm bu curcuna içinde sürükleniyorsunuz, sürekli ilginç bir kişiyle, olayla ya da nesneyle karşılaşıyorsunuz. Çoğu temelsiz, pat diye ortaya çıkıyor. Boyutkesesi mesela ya da Gerçeğin Ağzı.
Halılar, kilimler, perdeler, ışıklar canlı; zaman zaman acı çekiyorlar. Diğer yandan limuzinvari araçlar var. İletişim için ölü insanların çıkarılmış beyinleri kullanılıyor. Rengarenk bir dünya içinde şaşkınlıkla ilerliyorsunuz.
Ama tüm bu çeşitlilik tutarlı bir düzen içinde ortaya çıkmıyor. İnançla ilgili, teknolojiyle ilgili, toplumsal düzenle ilgili çelişkilerle dolu bir dünya tasviri.
Roman kişilerinin hikayeye girişleri mesnetsiz, çıkışları amaçsız. Hiç kimse özdeşlik kurabileceğiniz kadar yakından anlatılmıyor.
Varsa yoksa loncalar, kurallar: O bununla birlikte olamaz, o şununla yola çıkamaz, bu şunun ismini asla öğrenemez. Geçmişleri yok, gelecekleri merak uyandırmıyor.
Hisleri olan tek kişi Roum Prensi sanırım: Acısı, arzusu, gururu, nefreti var. Diğerleri kağıttan, sürekli mesleklerine ve ırklarına vurgu yapılıyor. Tabi bunda seçilen bakış açısının da payı var, her şeyi yaşlı bir İzleyici'nin gözünden izliyoruz. Anlatıcı bize dünya hakkında bilgi vermeye öyle istekli ki roman kişilerinin ruh dünyaları es geçiliyor.
Hikayenin hükmü yok. Bir yolculuk hikayesi mi, karakter gelişim hikayesi mi, gizem mi belli değil. Olayların sebepleri, kişilerin eylemleri inandırıcı değil.
Hikayeye hizmet etmeyen sahneler, kişiler var. Örneğin hikayenin sonuna doğru bir hac yolculuğu başlıyor ve kafileye böceksi bir uzaylı katılıyor ve bir kaç sayfa sonra anlamsız bir şekilde ölüyor.
Irkçılık eleştiriliyor ama yoğun değil, teğet geçiliyor. İnanç eleştiriliyor ama kitabın bu konuda kafası karışık: Tanrısal inanç ve kadercilik tamamen dışlanmıyor, insan merkezci bakış biraz destekleniyor. Aşk var ama yarım yamalak garip bir cinsellik vurgusu ile zayıflıyor.
Hikaye bir peri masalı gibi gökten hepimizi birer elma bağışlayarak sıkıcı bir öğreticilikle bitiyor. Sırf ara sıra parlayan bazı fikirler ve icatlar için "sevdim" diyebilirim.
Not: Öğrendim ki Silverberg aynı dünyada geçen üç novella yazmış ve çok sonra bu novellaları ufacık değişikliklerle birleştirip bu romanı oluşturmuş. Tutarsızlıkların sebebi belli oldu.











