Emre Yaman
24 Şubat 2026
Anlatmanın imkansızlığı, manasızlığı hatta saçmalığına rağmen insanın anlatmaktan başka bir çıkar yol bulamaması hayatım boyunca en çok kıvrandığım konulardan birisidir ve Marias içimdeki bu huzursuzluğu anlatmaya çabalayarak 21. yüzyılın en iyi romanını bizlere sunmuş.
Pek çokları Proust ile kıyaslamış onu. Düşününce haksız değiller, bir madlen keki nasıl binlerce sayfalık bir destana dönüşmüşse kurumuş bir kan damlası da Marias ile beraber bir destana dönüşmüş. Şu ana kadar okuduklarım arasında dili en iyi kullanan ikili de şüphesiz onlar. Proust okurken her ne kadar başı sonu belli bir şey okuduğumu bilsem de onun dinleyeni mest eden büyük bir geveze olduğunu ve sayfaların arasında dolaşırken acaba hiç susmayacak mı diye düşündüğümü hatırlıyorum. Fakat Marias için bunu söyleyemem. Her ne kadar Marias uzunca cümleler ve yüzlerce sayfa süren bazı sahneler ile Proust'u andırsa da Proust'un aksine bir gevezeyi değil de anlatmak için acelesi olmayan birisini çağrıştırdı bana. Proust madlen kekinin sihirli gücünde olduğu gibi anılarının içerisinde bir çağrışım ile okuru yakalayabileceğini ve belki de bir şekilde anlaşılabileceğini düşünüyordu veya en azından anlaşılmayacağına olan inancı Marias kadar yüksek değildi. Proust bu sebeple anlattıkça anlatıyordu fakat Marias anlatmamanın yani susmanın doğru olduğunu söyleyerek başlıyor cümlelerine. Anlaşılmamayı kabullenen Marias anlaşılmazlığını hiç acele etmeden heybetli bir şekilde sunmak istiyordu belki. Kitabın son sayfasını kapatıp anlamsızca duvarı izlediğim o belirsiz zaman diliminin ardından susmayı sürdürmemin en doğrusu olacağını düşünsem de tıpkı Marias gibi anlatmayı tercih ediyorum. Kim bilir belki de biri çıkıp Marias'ı haksız çıkarırcasına anlayacaktır beni.













