Oğuz Aktürk
25 Şubat 2026
YouTube kitap kanalımda Rus edebiyatı okumalarınızda işe yarayacak bilgiler verdim: ytbe.one/zT0CaAXppUc
"Sağlam birini akıl hastasından ayıran şey sağlamda bütün akıl hastalıklarının, akıl hastasındaysa yalnız birinin olmasıdır!"
[Robert Musil, Niteliksiz Adam 3, s. 453]
Delilik ile dahilik arasında gidip gelen Dostoyevski karakterlerini sever misiniz? O halde bu kitabı ve içindekileri de çok seversiniz...
Hayatımda ilk kez Çehov okuyorum ve kesinlikle son kez olmadığını söylemem gerek. Sadece aşka odaklanan kitaplar görmekten o kadar sıkıldım ki, gerçekten farklı kitaplar arıyorum artık. Hayatın esas hakikatlerine yönlenen, insanın içindeki kasırgaları anlatan ve yapmacık olmayan kitaplar arıyorum.
Böyle bir arayışımın olduğu dönemde bu aralar Rus edebiyatı üzerine de çalışırken elime Çehov'un Altıncı Koğuş'u geçti. Hem Kafka'nın Dava hem de Dostoyevski'nin Suç ve Ceza kitabına benzer olduğunu düşündüğüm bazı yönler oldu. Neden mi?
Suçsuz olsan bile kendini suçlu hissedeceğin bir toplumda yaşıyoruz çünkü. Etrafımızdaki normlar ve kalıplar bizim kendi benliğimizi oluşturmamızı engelliyor. Hiçbir suçun olmasa bile sırf düşündüğün için suç işlemiş gibi hissediyorsun kendini. Bunları hissetmene sebep olan tek şey ise toplumun varlığı.
Bu kitaptaki karakterlerin çıkmazlarını o yüzden çok iyi anlıyorum. Biz birilerine deli, birilerine akıllı damgası yapıştırmayı çok seviyoruz. Ama deliliğin farklı bir düşünme biçimi olduğunu gözden kaçırıyoruz.
Fyodor Dostoyevski deli olmasa Raskolnikov gibi bir karakteri kurgulayamazdı. Franz Kafka deli olmasa kendini bir böcek olarak hissetmezdi. Anton Çehov deli olmasa Yefimıç ve Dmitriç karakterleri ortaya çıkmazdı. Belki de hepimiz deliyizdir, ama deli saydıklarımız esas akıllı olanlardır.
Her şeyi bir tarafa bırakalım, bu kitap bir insana sağlayacağı sorgulamalar için bile okumaya değer. Günlük hayatımızdaki rutin zorunluluklardan dolayı kendi içimize o kadar az zaman kalabiliyor ki, benliğimizin katmanlarında gezmeyi unutuyoruz. Oysaki hayatın içinde ruhun ölümlülüğü ve ölümsüzlüğü, akıl ve beden, madde ve mana gibi çok değerli konular bizden düşünülmeyi bekliyor.
Sürekli maddeyi arama hevesinde olan bir dünyada yaşıyoruz. Böyle bir dünyada ben kendi mana arayışımı kendim oluşturdum. Maddem ile manamı dengelemeyi öğrendim zamanla. Önceleri makineydim. Şimdiyse insan oldum. İşte bu kitaptaki karakterler de kendi maddeleri ile manalarını sorgulayanlardan oluşuyor.
Aslında hepimiz yaşadığımız ve bizim hacmimizi saran bu hayatı sorgulamalıyız. Bilincimiz bizi nereye sürüklüyor? İnsanoğlu bir gün ölümsüzlüğü bulabilecek mi? İnsan ölümden neden bu kadar korkuyor? Esas deli olanlar bizler olabilir miyiz? Gördüğünüz gibi soru soruyu doğuruyor ve bana böyle soru matruşkası sağlayan kitaplara kendi adıma bayılıyorum.
İnsanlar olarak ne yazık ki kesin cevaplara soruların kendilerinden daha çok önem veriyoruz. Çocukluğumuzdan beri soru çözmeye alıştırılmış olan bünyelerimiz o soruların kendileri yerine cevaplardan alacağı puanlara şartlandırılıyor. Belki de bazı sorular cevapsız kalmaya yazgılıdır. Ne dersiniz?
Yefimıç ve Dmitriç adlı karakterlerin bana düşündürdükleri bunlar oldu. Eminim söylediğimden çok daha fazlasını söyleyememişimdir yine. Umarım siz de bu kitabı okuyup kendinizi sorgulayabilirsiniz.
























