Selçuk Karadağ
11 Şubat 2026
Nazan Bekiroğlu’nun okuduğum ilk kitabıydı. Kendisini okuyanlar tahminimce okumakta zorlanmamı anlayışla karşılayacaklardır. Bir nevi uzun bir kaside okuyormuş gibi hissettim kendimi. Yazarın dili ile barışmam için 100 sayfadan biraz daha uzun bir süre geçmesi gerekti bu nedenle de okuma süresi uzadı. Yılmadım, devam ettim ve dile alışınca hikaye aktı gitti. Hikaye İsimle ateş arasında olduğu kadar; Aşkla yitim, Saflıkla karışım, tazelikle çürüme, tarihle bellek, gerçekle yalan arasında çok sık geçişlere sahip. Boş sayfaları sayarsak kitabın uzunluğu ortalama 200 sayfa kadar olması gerekli çünkü bölüm sonlarında okuyucu nefes alsın diye dizgide iki sayfa kadar boşluk bırakılmış :)
Bundan sonra azıcık spoiler içerebilir.
Kitap paralel bir şekilde kendini hileli bir şekilde isim defterine kaydettiren bir yeniçeri ile ismini aldığı kişinin eşi Nihade’nin aşkını anlatmaktadır ki buradaki kadının tütsücü olması koku hafızasına dem vurmaktadır. Diğer anlatım ise Yeniçeri ocağının ilk bozulmasından, kapatılmasına kadar geçen süreyi anlatmakta. Aslında bu iki paralel hikaye metin içerisinde ise bir bütünü simgelemektedir. Tıpkı yeniçeri ocağının bozulmasında ve padişahı terk etmesinde dünyevi hayata geçişin payının olması gibi, Mansur’un da Nihade’yi görünce kendi eşini ve çocuğunu geride bırakmasının birlikte çok anlamlı olduğunu düşünüyorum. Yine yeniçeri ocağının kapatılması ile, Nur’un ölüşünün de aynı şekilde.
Tüm hikayenin aslında Yeniçeri yazıcısının dilinden anlatılması da ustalıkla kotarılmış. Kitap boyunca bir nakış işleme hissi uyandırıyor ama kendi içinde tekrarlar her ne kadar şairane olsa da bir yerden sonra yormaya başlıyor.
Kitap içerisinde beni en etkileyen hikayelerden biri de Turnanın hikayesi oldu. İkince defa ölmeden önce, onu avlayanın gözlerine baktı.
Nazan Hanım’ın doğru kitabı ile mi başladım bilemiyorum ama savaştan yeni çıktığım için bir sonraki kitabını biraz daha ileri tarihe koyuyorum. (Bakınız okumayacağım demiyorum)
Sevgilerimle 💫













