Oğuz Aktürk
25 Şubat 2026
YouTube kitap kanalımdaki videodan Tolstoy'un hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz: https://youtu.be/bsTzvrg-Pi4
İtiraf ediyorum... Annem ve babam daha küçücük çocukken "Kur'an kursuna gitsin, boşuna geçmesin günleri" dedi. Ben ise gitmedim, oyunlar oynadım, yaşamın tadını çıkardım, mahalle arkadaşlarımla taso oynadım, futbolcu kartlarını ezberledim. Belki de böylesi daha iyi olmuştu. İnsanın esas içinden gelmeliydi böyle şeyler. Peki şimdi durum nasıl? Şu an onlardan hiçbiri inandıkları kutsal kitap olan Kur'an'ı okumayı bilmiyorken hatta bunun için çabalamıyorken ailede bir tek ben okuyabiliyorum.
İtiraf ediyorum... İlkokulda çok çalışkandım. Çalışkanlık dozunu biraz fazla kaçırmış olacaktım ki her zaman inek diye dalga geçildim, dışlandım, ne arkadaşlık ortamlarına ne de beden dersindeki maçların kadrolarına alındım. Sadece kalıtımsal bir sorun olmasına rağmen miyop olmamdan dolayı gözlük taktığım için sürekli dörtgöz diye dışa itilen oldum. Üstüne üstlük bir de altıma yapmıştım, sınıftan apar topar çıkarıldım.
İtiraf ediyorum... Ben de Tolstoy gibi okullara gittim, aşklar ve hayal kırıklıkları yaşadım, yeri geldi insanları kandırdım yeri geldi kendi emellerimi her şeyin üstünde tuttum. Mükemmel olan insana ulaşmaya çalıştıkça içimde saf olarak kalan şeyleri kaybettiğimi fark ettim. Personalarımı üstümden attım. Sevmediğim yazarları kimseden korkmadan eleştirdim, birileri tepki verir diye umursamadım.
İtiraf ediyorum... Mesleğime başkaldırdım. Asgari ücretten bile düşük olan ücretleri ve kölelik sistemini reddettim. Cebinden para taştığı halde hala o pantolona yeni cepler diktirip daha çok para kazanmak isteyen insanlara sırtımı çevirdim, kendi sırtımı kendim kaşımayı öğrendim. İlkokuldaki hayat bilgisi dersinde hayattaki bu bilgi bana verilmemişti.
İtiraf ediyorum... Bugüne kadar bir mobilya dükkanına gidip bir eşya beğenmeye kalkıştığınızda karşılaştığınız renk kartelaları gibi en uç hakaretlerden en uç övgülere kadar tepkilerle karşılaştım. İnsanların bu kadar farklı olması inanılmaz hoşuma gidiyordu. Kimseyle aynı şeyleri sevmek ya da düşünmek zorunda değildik dedim. O mobilya dükkanı beynim, beğenmeye çalıştığım eşyalar ise düşüncelerimdi.
İtiraf ediyorum... İnancını dünyevi rant amaçları için kullananları hiçbir zaman sevmedim. O yüzden eleştirdim çay edebiyatıyla Allah'ın varlığını kanıtlamaya çalışanları. O yüzden eleştirdim tasavvufu yaşamadan tasavvufçuluk taslayanları. Tolstoy'un bir şeylerin inanç konusunda ters gitmesinin farkındalığı gibi insanların da kendi iktidarlarını sağlamak için dini kullanarak yine insanları nasıl manipüle ettiğini keşfettim. "Sizin dininiz size, benim dinim bana" dedim.
İtiraf ediyorum... İnancını ya da inançsızlığını başka insanlara dikte edenleri görünce her zaman onlardan bir adım geri durmayı öğrendim. Bağırsınlar, çağırsınlardı, umrumda değildi. İnancını ya da inançsızlığını kendi içinde, kimseyi rahatsız etmeden ve kırmadan yaşayanları görünce de gıpta etmenin coğrafyasında yeni kıtalar keşfettim. Bunlar beni bir Kolomb kadar ünlü yapmaya yetmemişti ama içime doğru coğrafi keşiflere çıktığımda o zamana kadar neler kaçırdığımı fark etmiştim.
İtiraf ediyorum... Ben de Tolstoy gibi bilim ve din sorgulamaları arasında kaldım. Ne için yaşıyordum? Neden ve nasıl yaşıyordum? Soruların ardı arkası kesilmiyordu. Fakat yanıtlara değil esas olarak soruların ta kendilerine önem vermeye başladığımda felsefi bir etkinlik içerisinde bulunduğumu da keşfetmiştim. Bu keşfimden dolayı soyadım, Macellan gibi bir boğaza verilmemişti. Ama bundan çok daha değerli şeyler öğrenmiştim.
İtiraf ediyorum... Tolstoy'un intihar etmek ile etmemek arasında kalması gibi ben de intihar üzerine çok düşündüm. Esasında hayat tamamen bir direnişti. Direnemeyenin bu çetin doğal seçilim döngüsünde elendiğini fark ettiğimde adadan çabuk elenmemek için elimden geleni yaptım, hayatta kaldım! Camus'nün dediği gibi, insanın her gün yaptığı en iyi şey intihar etmemeye kar
























