Ümit Mutlu
5 Mart 2026
İngiliz yazar Roy Lewis’in kült romanı Evrim Adamı , evrimsel bir yolculuğu müthiş bir mizah sosuyla anlatıyor. “İnsanın yükselişi”, burada kilit nokta. Gerçekten de, bu uğurda verilen kayıpları düşününce atalarımıza minnet duymamak mümkün değil; özellikle de kitaptaki Edward gibi yenilikçi olanlarına. Doğal seçilim de elbette başrolde: Kış mevsiminin mesela, evrim açısından ne kadar önem teşkil etmiş olması gerektiğine ezelden beri inanan biri olarak, kitabın daha açılışında buna vurgu yapılması çok hoşuma gitmişti. İleriki sayfalarda da şöyle bir diyalog vardı:
“Çok sefil olacağız,” dedim, “öyle ki, her şeyi bırakıp hiçbir şey yapmayacağız. Hayatla ilgilenmemizi sağlayan, mutluluktur.”
“Hiç de değil,” dedi babam neşeyle, “mutluluk sizi gevşetir. Endişeler sizi çalışmaya yöneltir ve yeni bir hamle yapmanızı sağlar.”
Uyum sağlamak, uyum süreci bittikten sonra başlar çünkü aslında.
Bununla beraber, bilim-din çatışmasına, biraz yüzeyselce de olsa değinmesi çok hoş. Vanya Amca, skolastik düşüncenin yılmaz bir savunucusu gibi: o kadar ki, “geleneklere ve doğaya” karşı olduğunu düşünerek, ağaçlara geri dönmek gerektiğini söylüyor. Ateşe ve pişirerek yenen ete hele tümden karşı. Ama kardeşi Edward’ı eleştirmek için gittiği bir akşam, pişmiş pirzolaları mideye indirmekten de geri kalmıyor. Müthiş bir kilise eleştirisi:
“Sen buna ilerleme diyorsun!” dedi Vanya Amca, çiğnenmesi imkânsız bir kıkırdak parçasını ateşe atarak. “Bense buna itaatsizlik derim. Evet Edward, itaatsizlik! Şimdiye kadar hiçbir hayvan dağların tepesinden ateş çalmaya kalkışmamıştır. Sen doğanın resmî kanunlarını çiğnedin. Biraz da şu antilopun tadına bakayım...”
İşin öteki yanında ise iktidar kavramı var: Aile, başlarda, “gece gece icat çıkardığı için” sinir olduğu babaya, bir süre sonra önce hayran oluyor, çünkü baba, ellerine ateşi almalarını sağlıyor. Daha sonra ise ondan nefret ediyorlar, çünkü baba, o ateşi (yani gücü, yani iktidarı) başkalarıyla paylaşmayı da düşünüyor. Bu evrimsel devrimci düşünce de zaten sonunda, babanın sonu oluyor: Aile oligarşisi, yeni oluşmuş bu sisteme aykırı davranan babanın biletini kesiyor.
Atmosfer ise çok sevimli: Henüz homo sapiens leşmemiş bir aile olsa da üyelerinin hepsinin diyalogları, absürtlük derecesinde yetkin. Mesela:
“Bu arada baba,” dedim alayla, “biz eksogram ve uygar olmak için yaban ellere giderken evdeki bütün kadınlara sen sahip olacaksın. Bunun ilkel aşiret babasının büyüyen oğullarına duyduğu kıskançlığın asırlık portresinden başka bir şey olup olmadığını merak ediyorum...”
Ayrıca aile, özellikle de baba, tarihin tozlu çizelgesindeki yerlerini biliyor; Taş Devri, Orta Pleyistosen, kendi türleri, başka insansılar... Bunlar, kitapta ailenin hep kullandığı kavramlar. Bu durum da absürtlüğe yoğun bir katkı sunuyor tabii.
Kitabın bence tek eksisi, elbette kadın-erkek rollerine dair minik düşünceleri: Örneğin ailenin annesinin “yeni bir mağaraya taşınmak” hakkında söylenmesi, kızını ava göndermeyip mağara işlerine yardım etmeye zorlaması, babanın bir süre sonra “kadının evi mağaradır” kafasına gelmesi... Ayrıntılı tasvirler değil bunlar ama dikkatli gözlere çarpıyor. Fakat, 60’lı yıllar için neredeyse normal olan bu durumu, “tarihî olayları dönemine göre değerlendirmek” ilkesinin de dışında, şöyle olumlayabiliriz: Bunlar maymun yahu.
İncecik ama dopdolu bir kitap, Evrim Adamı.
Şimdi tabii her genç züppe, incir yaprağıyla gösteriş yapıyor...









