Oğuz Aktürk
25 Şubat 2026
YouTube kanalımda Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku kitabını okumadan ölebilirsiniz dedim :
https://youtu.be/Rclj5apawe4
FAKAT MÜZEYYEN BU CRINGE BİR KİTAP
Cringe = Başkası adına utanmak
Ölmeden önce okunması gereken değil, okumadan önce ölünmesi gereken bir kitaptı benim için.
Şimdi, bir kitap düşünün. O kitabın içinde küçük bir kız çocuğu için "Orospuyu çok özlemiştim." (s. 36) ve Sadri Alışık için şaka yollu da olsa hergele densin. İnanılmaz. Böyle bir kitaba kimse benden mükemmel, muhteşem ya da sarsıcı dememi beklemesin. 50 küsür sayfalık kitabı da salt birkaç kelimeye sığdırarak cımbızlama şeklinde değerlendirmek istemediğimden dolayı gözüme çarpan ana kısımlardan bahsedeceğim.
Sanatta "kitsch" diye bir tanım vardır bilir misiniz? Kitsch, bayağı bir tada sahip şeylere ve ticari kaygılarla üretilmiş olan banal, rüküş, sıkıcı ve overrated diyebileceğimiz değerinden fazla abartılmış ürünlere gönderme yaparken kullanılan Almanca bir terimdir. İşte Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'nun bende bıraktığı tat kesinlikle kitsch bir tat oldu.
Şimdi cringe, kitsch, overrated vs. gibi İngilizce ve Almanca kelimelerle dolu sosyal medya jargonu kullanarak bir inceleme yazıyorsun o zaman sen de tam bir kitsch olmuşsun diyebilirsiniz, fakat İlhami Algör'ün kitabı da tam olarak sosyal medya ile ünlü olan, çorbaları, pilavları ve her yemeği birbirine karıştıran pala bıyıklı Baruthane Pilavcısı 'nın yaptığı yemeklere benzemiş zaten. 2 Algör bardağı postmodernizm esintisi, 1 Algör kaşığı modern roman malzemesi, biraz yeraltı edebiyatı baharatı, acı şiirsellik sosu, biraz ağdalı ve kasıntı cümle kurulumları, üstüne sürekli yabancı isimler ve kelimeler derken bunu popülist bir üslupla marine edip hafif de sosyal medya edebiyatı ateşinde pişirdiğiniz zaman okurun kitabı okumayı bitirdikten sonra aklında kalan tek soru "Ne okudum ben ya?" hatta "Niye okudum ben bunu ya?" oluyor. Yani sizde duygu, edebi estetik ve katkı açısından hiçbir şey kalmamış oluyor. Edebi anlamda karnınızı veya beyninizi doyurmayacak bir kitap bence bu. Birbirine tepki olarak doğmuş edebi akımların hepsinin bir çorba edebiyatı olarak kullanılması gibi. En azından benim için böyle gerçekleşti.
Gelelim cinsiyetçi ifadelere. Farklı olacağım diye başarılamamış postmodern özentisi bir üslup ve gereksiz küfürlerle dolu kasıntı bir dil kullanmayı tercih etmiş olan yazar, kadınları hafifmeşrepleştirmekten de hiç ama hiç kaçınmamış. Küçük bir kıza çekinilmeden -çok özür dilerim- orospu denmiş, kitaptaki kadın karakterlerin yarısı yazarın belirtmekten sıkılmadığı güzel göğüslerle okurunun karşısına çıkmış, kadın algısı sürekli çapkın olan bir gece kadını şeklinde yansıtılmış. Edebiyat gerçekten bu mu? Edebiyat, kadınları küfürlerle tanımlayıp aşağılayan, duygusuz kelime oyunlarıyla ve cinsiyetçi söylemlerle ticari başarı elde etmeye çalışan, bir nevi psikolojik ve içsel yolculuk yaşayan bir karakterin anlatıldığı bir kitap olmasına rağmen neredeyse hiçbir kişilik özelliği ve tasviri barındırmayan, kitap içinde kullanılan resimlerin metinlerle hiçbir ilgisi olmamasını öğütleyen bir özgürlük türü müdür? Eğer bu özgürlükse, benim özgürlük tanımım içerisinde bunlar yok.
Yazarlara duygu mühendisleri diyebiliriz bence. Biz okurlar olarak yazarların duygu çeşitlerini kurguya karakter, içerik, yer, zaman ve olaylar eşliğinde nasıl yedirdiğini okuruz. Fakat bu kitapta maalesef profil fotoğrafımda gördüğünüz gibisinden bir duygulanım çeşidi hiç olmadı. İçinden duyguları zorla çekip almaya çalıştım ve bu da kullanılan sıkıntılı kelime seçimleriyle birlikte beni kitaba karşı daha çok yabancılaştırdı. Zaten duygular da bu kadar samimiyetsiz ve zorlama bir şekilde açığa çıkmazlar. Peki bana nefret, sevgi, zevk, acı, korku, gülme, kıskançlık vs. gibi bir tane bile duygu emaresi geçirememiş olan kitabı nasıl pohpohlarım?
Kitabın sevdiğim bazı kısımları için verdiğim 1 puanı, bazen kendimin de yapıyor olduğu sesli monologlar, içsel bir yolculuğu hatırlatıcı bazı cümleler ve artık neredeyse













