Ümit Mutlu
5 Mart 2026
Yaklaşık bir buçuk ay önce bitirdiğim hâlde hakkında hâlâ doğru düzgün bir şeyler karalayamamış olmamı neye bağlayabiliriz, emin değilim. Derinliğine mi? Güzelliğine mi? Duruluğuna mı, yoksa hepsine birden mi? Yoksa basitçe, üşengeçliğime mi?
Bilemiyorum, ama sanırım fazla da önemsemiyorum. Kitapların, nasıl ki okunma maceraları çeşitli ve çoksa, sindirilme ve anlaşılma süreçleri de bir o kadar zengin. Ve şart.
Ve kişisel.
Hah, işte. Bu kitap, yine, çok ama çok, kişisel.
“2000’li yılların Tutunamayanlar ’ını da birinin yazması gerekiyor artık,” diye düşünüyordum uzun süredir; ve bunu düşünürken, eşantiyon olarak, başaracak kişinin de elbette Barış Bıçakçı olduğunu düşünüyordum. Yani favori oydu ve plase de yoktu. Gerçi o bunu yıllar önce, Sinek Isırıklarının Müellifi ’yle zaten biraz yapmıştı. Şimdi yaptığı ise, 2000’li yılların Kara Kitap ’ını yazmak olmuş.
Hayır hayır. Bunu, içindeki “kayıp aranıyor” izleği yüzünden söylemiyorum sadece. Aradığı asıl şeyi bulamayan çünkü aradığı asıl şeyin aslında aradığı asıl şey olmadığını çok sonra fark eden ve nihayetinde de kendini bulan karakter yüzünden de söylemiyorum. Yani, sadece o yüzden değil. Hatta parça parça öyküler ve bir gazetecinin varlığı yüzünden, ya da ülkenin siyasi geçmiş şimdi ve geleceğini başarıyla, şiir gibi maskeleyerek aktarması yüzünden de demiyorum.
Böyle söylüyorum, çünkü bu da en az onun kadar kara, onun kadar yetkin bir kitap. Belki de magnum opus ’u Bıçakçı’nın.
Yine de, aradaki tatlı dokundurmaları da görmezden gelemiyorum bunu düşünürken. Mesela, “ Apartman boşluğuna bakarken mutfak penceresinden / Anneni nerede bıraksan acaba babanı nerede unutsan ” dizeleri, Şişli’deki o apartmanı elbette getiriyor aklıma. Ya da, “erkeklerin âşık oldukları kadınların fiziksel özelliklerini betimledikleri şiirleri bir fotoğrafı inceler gibi inceleyen” Sevgi’yi okuyunca hafifçe bir gülümsüyorum, ikinci anlamları düşünerek. Ve öyle ya da böyle, aynı ve farklı şeyleri aynı anda hissettirdiği için zaten, seviyorum Bıçakçı’yı.
Ama artık biraz da, hatta belki iyiden iyiye, geçmişe sırtını yasladığı ama geçmişe sırtını dönmediği için seviyorum. Seyrek Yağmur ’la yükselen geçiş, şimdi iyice tamamlanmış. Nasıl tamamlanmasın? Bu ülkede, hakiki bir sanatçı, gözlerini yumarak ve salt güzel cümleler kurarak, edebi anlamda nasıl hayatta kalabilir? Barış Bıçakçı da bunun farkında elbette ve artık o da iyice öfkeli, üzgün, dargın ve belki de biraz (ama sadece biraz) ümitsiz. O yüzden yazıyor, “ Geriye ne kaldığını görmemek için ölülerimizi gömüyoruz ” diye; o yüzden yazıyor, “ Yazlıkçılar da bizim gibi [...], acıdan yeteri kadar uzaklaştıklarını, aradan yeteri kadar zaman geçtiğini düşündüklerinde kaldıkları yerden devam ediyorlar ” diye; o yüzden yazıyor, küçük burjuvanın çaresiz ikiyüzlülüğünü de kendine bir utanç derdi edinerek biraz da, “ Biz mahcubuz. Biz, bir yandan ülke gündemini takip ederken bir yandan da içtikleri suyun PH değerine dikkat ettikleri için basamakları fark edemeyip suçluluk duygusunun kucağına yuvarlananlar... ” diye.
“ Bir canlı bomba saldırısıyla onlarca insan parçalanıp öldü. Böyle bir cümleyi nasıl kurabiliyorum, diye düşünüyor Can. İnsanın, “mini minnacık sabah saatlerinden” meydana gelmiş bu muazzam yaratığın, yeryüzündeki yazgısı bir öğle vakti parçalanarak ölmek ve gazete kâğıtlarıyla örtülmekmiş gibi, cümlenin sonuna o noktayı nasıl koyabiliyorum? Gramer mi engel oluyor çıldırmama, imla mı tutuyor kendi boğazımı sıkmak için kalkan elimi? ” diye, o yüzden yazıyor.
Üstelik tüm bunlar, romana sadece tek bir açıdan bakıldığında görülenler. Hayatın ta içinde hatta en ortasında duran, kalbine nüfuz eden şeyler zaten yine mevcut, diğer tüm Bıçakçı romanlarında olduğu gibi: aşk, dostluk, edebiyat, acı, keder, geçmiş, gelecek, nostalji, naçarlık... “Nereden isterse oradan baksın okur, ne isterse onu alsın,” diyor.
Daha ne diyebilirim, bilemiyorum. Hiçbir şey diyemezken daha kolay her şey. “Diyememek” bahanesine sığınıp insan istediği kadar susabiliyor.








