Banu Yıldıran Genç
24 Şubat 2026
epey zamandır aklımdaydı ferhat eroğlu’nun bu kitabını okumak. şimdi kısmet oldu.
ankara sevenler, özellikle 80’ler 90’ları ankara varoşlarında geçirenler çok sevebilir öyküleri sanki. hafiften bir latife tekin’in ilk romanlarının atmosferi de var diyebilirim.
ama maalesef gerek aşırı erkek karakterlerle dolu olduğu için, gerek o bilmediğim varoş kahvehane, batakhane dünyasını bana geçirmediği için, gerekse benim öykü tarzıma uymadığı için pek benlik bir kitap diyemem.
pek çok öyküde aynı isimlere rastlıyor, aynı kahvelerde, mahallelerde dolaşıyoruz. o kısmı sevdim. lamia hanıma bile ki sınıfsal olarak tek farklı öyküydü sanırım, sonra bir mezarlık sahnesinde rastlamak hoştu. bence zaten kitapta benim en sevebileceğim öykü “lamia hanım’ın cinleri”ydi, onda bile son paragrafın aşırı açıklamalı olduğunu düşünüyorum.
ferhat eroğlu öykülerinde karakterlerini bir roman kahramanı kadar tanıtıyor, doğumundan ölümüne bu kadar bilmemiz gerekiyor mu, emin değilim. öykü bunun için pek doğru bir tür değil bence.
kitaba adını veren “göçenlerin ardı kapı duvar” en şiirsel öykü. hemen hemen bir monologdan oluşuyor. hapishaneden çıkmış bir adamın anlattıkları ilgi çekici ama neler yaptın diye soran bir kadına içinde şu cümleler olan, uzun bir monolog bana hiç inandırıcı gelmiyor. “caddede, tek tek geçen taksiler dışında hareket yoktu. üç köpek önlerinden kaçan iki köpeğin peşi sıra koşuyor, bir kedi balıkçının kepenginden içeri sızmaya çalışıyordu. rüzgâr, kâğıt ve poşet artıklarını çukurda kalan dükkânların önüne biriktirmişti.”
kim böyle konuşuyor kuzum? oturup öykü yazanlardan başka. bence önce bunu bir düşünmek lazım.
başta dediğim gibi ankaralılara, oranın dış mahallelerini bilenlere (bende sıfır ankara), ezilmiş, dışlanmış, hayatta berbat yerlere savrulmuş erkeklerin (çoğunluk diyeyim) hikayelerini sevenlere, dilde argo kullanımı arayanlara hitap edebilir.








