Banu Yıldıran Genç
24 Şubat 2026
daha evvel “dört köşeli kambur”a dair yazmıştım. ali özgür özkarcı sevdiğim bir yazar. pek çok türde eseri var, bu anlatım zenginliğini de seviyorum. şiirden pek anlamam ama kitabımda bir yazıya onun şiirinden bir alıntıyla başlamıştım. “ve insan ölülerine aittir”.
uzun öykü olarak adlandırılan “kopukluklar”ı da sevdim. asıl olarak öykünün başlığının içeriğiyle ne kadar uyumlu olduğu, kopukluklardan ibaret bu uzun öykünün ne kadar şu anki yaşamımıza ve dikkatimize uygun olduğu dikkatimi çekti en çok.
ve özkarcı’nın daha evvel de sevdiğimi belirttiğim metinle oynama, biçimsel ve biçemsel olarak, her yazdığında yeni bir şeyler keşfetmeye çalışmasını sevdiğimi fark ettim.
üstelik bunu deneysel yapmıyor bence. ne yaptığını bilerek yapıyor, bu nedenle de eğreti olmuyor hiç. bu kitaba dair kıraathane söyleşisini izlerseniz eğer zaten ali özgür özkarcı’nın teorik bilgisine ve bildiklerini neye nasıl yansıttığı bilincine tanık olursunuz. kendisini eleştirmen addetmiyor ama o konuda da bence gayet yetkin. üstelik ben teorik ve akademik bilgide çok kötüyümdür, hep söylerim, benim el yordamımla ve hislerimle ulaştığım yeri o çat diye söylüyor gibi hissettim söyleşide.
her şeyin ortadan olduğu, karakterleri buna rağmen olabildiğince tanıdığımız, mahallemde ve semtimde geçtiği için ayrıca sevdiğim, pek çok metne selam eden, hayal ve gerçekliğin birbirine karıştığı bu uzun öyküyü sevdim kısacası.
ayrıca söyleşide uzun öykü/novella/anlatı ayrımının ne saçma olduğundan bahsediliyor da bence sonlara doğru kitabı okumayan bir okurun sorduğu mikro roman vs tanımları da çok saçma. işte akademinin her şeyi bir şeye hapsetme çabası, boşa.
neyse ben bu kitap hakkında daha uzun yazacağım.













