Banu Yıldıran Genç
24 Şubat 2026
aslı ılgın kopuz bu zaman için cesur bir roman yazmış. “zaman zaman güneşli” içeriğinden bağımsız bu denli şiirsel olması (bana marguerite duras’yı, monica manon’u ve bachmann’ı anımsattı yer yer), okuması genelde okuru zorlayan 2. tekil şahısla -ki burada o mesafeyi korumak için çok doğru bir seçim olmuş- yazılması, aslında kopuz’un bu romanı tamamen kendisi için yazdığının kanıtı bence. böyle olunca da (çünkü artık okur gözetilerek yazılıyor çoğu şey) anlatılandaki o içtenlik size doğrudan geçiyor.
geçiyor ki dün gece bu kitabı bitirip hiç uyuyamadım.
genelde ömrünüzde bir kere yaşadığınız aşk vardır. sizi tokatlar, yerden yere vurur. yeterince dayağınızı yediyseniz kalkar ya yolunuza devam edersiniz ya da çekmeye. aslı ılgın kopuz’un isimsiz anlatıcısı aşık olup evlendiği yazar (kahin, deli diye de anılacak) yüzünden yaşadıklarını aktarıyor bize. dümdüz bir dille. anlatıcı her şeye rağmen gidemiyor, yanlış yaptığını bile bile, aşağılansa da hep kalıyor, hep bekliyor. kendinden nefret etmeye başlıyor. ailesi, çocukluk anıları, “niçin böyle olduğu” akıp gidiyor satırlarda.
biz bu adamı tanıyoruz. manipülasyonları, istediğini yapıp çekip gidip sonra geri gelmesini biliyoruz. özgür seks adını verdiği ilişkilerde kendini kaybetmesini, ayrı odasını, çalışması gerektiğini, sanatçı buhranlarını… hatta utanmadan evde hep beklerken bulacağından emin olduğu karısına yeni evini düzdürmesini, arada dönüp seviştiğinde kuru olmakla suçlamasını, ona hayran okurlarını, karısının da bir şeyler yazdığını öğrenince ona yancı gibi bakan dostlarını… hepsini tanıyoruz ne yazık ki.
gece uyuyamamam sanırım tüm bu tanıdık anıların beni tetiklemesi yüzündendi.
en başta kendisini lime lime eden anlatıcıya üzüldüğümüzle kalıyoruz çoğu zaman. sonda yüzerkenki mutluluğu daim olur ve kurtulur umarım demekten başka bir şey gelmiyor elden.
kendisini kapana kısılmış bulan bu genç kadının geriye dönüşlerinde nasıl bir toplumsal baskıyla yetiştiğini, batıl inançları, sonrasında tarot’a, karmaya, rüyalara sığınmasını, yeme bozukluğunu, uğradığı tacizi, geri dönme diye bir şeyin söz konusu olamadığını hissettiren ebeveynini de tanıyoruz. o nedenle bu kısacık metin pek çok soruyu cevaplıyor aslında.
kurduğu ince dil, çok basit başlaması (ki romanın başlangıcını çok beğendim) çoğu zaman kısa ve net cümlelerle devam etmesi ama aslında bambaşka bir tarzda da yapabildiğini bazen göstermesi (mektup örneği) bence iyiydi. anlatım benim için biraz fazla şiirsel ve benzetmelerle doluydu ama bunu ekleyebilirim.
pek çok esere yaptığı gönderme, küçük denizkızı’ndan, sait faik’in hişt hişt’ine, şiirlere, şairlere uzanan alıntılar üstünde çok çalışılmış bir metin olduğunu hissettiriyor. anlatıcının duygularına eşlik eden bu alıntılar bize içini açmanın bir başka yolu olmuş.
son olarak öğretmeninin tacizi ve evlenme fikirleri ve sonrasında küçücük kızın istemediğini belirten mektubuyla değişen tavrı bana o kadar “kuru otlar üstünde”yi anımsattı ki. samet’in sevim’e yaptıklarının aynısı. sınıf önünde küçük düşürmeye kadar. nasıl bir denk geliş olmuş. harika. ve abv tabii. başka diyecek bir şey yok.
“zaman zaman güneşli” benim sevdiğim tarza uzak bir roman ama aslı ılgın kopuz çok ustaca bir biçimde genç bir kadının yaşadıklarını, o ayrılma korkusunu, nefes alamama, acıdan yere düşüp emeklemeye kadar (yaşadık, hepsini yaşadık) bize geçiriyor. duygusal anlamda çok etkilendim bu sebeple. bu savaşı vermeden büyünmüyor. ve bize bu savaşı verdirenler ise hayatlarına aynen devam ediyorlar.
bu romanı oto-kurmaca olarak adlandırmak bence mümkün. annie ernaux’lara, eduard louis’lere göre biraz daha kapalı, metaforlarla dolu. ama sonuçta evet yaşanmadan yazılamayan şeyler var, onu biliyoruz.








