Banu Yıldıran Genç
9 Nisan 2026
türk edebiyatında öykü yükselen tür olmaya devam ederken iki ana hatta ilerliyor gibi. biri daha sade, eksilterek yazılan, modern hayata dair, benim de kendimi daha yakın bulduğum hat. diğeri ise gelenekten, taşradan, tarihten beslenen, klasik anlatıcılarla anlatılan, olayın merkezde olduğu hat.
semih öztürk’ün önceki kitaplarını okumadım, normalde ilkten başlamayı severim ama üçüncü öykü kitabı “kırık rahvan”ın bahsettiğim ikinci gruba dahil olduğunu söyleyebilirim. geleneksel öykülerden farkı ise hemen hemen bütün öykülerin bir biçimde birbirine teyellenmesi ve yine modern öykünün bir özelliği olarak sonların belirgin olmaması.
altı öyküde oluşan kitabın dili dolu dizgin, rahatça akıyor, yapılan işler, karakterler istanbul’la beraber derince işleniyor. argonun, günlük dilin de ustalıklı kullanımıyla hamamlardan, karıncalarla oynanan kumarlardan, güvercinlerle uyuşturucu temin edenlerden mütevellit bir hayal yolculuğuna çıkıyoruz.
her şeyi ve her karakterin düşündüğünü açıklayan tanrı anlatıcı yazarın işini pek çok yerde kolaylaştırmış çünkü bazı öykülerde zaman aralığı epey uzun ve geçmişten bahsetmek gerekiyor. genel olarak öykülerde vicdanlı olma, iyi insan olma temaları seziliyor.
geleneksel olana dayanan bu tarihi öykülerde uçların bu denli açık bırakılması, cüce meselesi, ayının ne olduğu, karanfil’in, işmar’ın başına gelenleri bilemememiz bana biraz klasikle modernin uyuşamaması gibi geldi. sezdirilen gizemli olaylar bir yere bağlanmıyor, uçlar açık kalıyor. tabii bu yazarın tercihi ama bu bilinmezliği yukarıda bahsettiğim ilk hattaki öykülere daha çok yakıştırıyorum.
yine de özellikle hayvan düşmanlarıyla çepeçevre sarıldığımız bu günlerde, korkunç yasanın çıkmasına önayak olanlar yol açtıkları şeylerin farkında bile değilken bu denli hayvanlarla ve elbette sevgiyle dolu öyküler okumak iyi geldi. elinize sağlık semih öztürk.













