Banu Yıldıran Genç
24 Şubat 2026
valla tımarhane’yi beğenmiştim zaten ama sanırım örümcek’i daha çok sevdim. patrick mcgrath yine bildiği yerlerde dolaşıyor, zaten bu kitap daha eski. babasının hekimlik yaptığı akıl hastanesinden büyüyen yazar akıl hastalıklarını kurguya sokmakta cidden çok mahir.
1957’de londra’dayız. atmosferi öyle iyi çiziyor ki sanki sisten, soğuktan, rutubetten öleceğiz. ayrıca savaş sonrası fakirlik, yokluk ve mutsuzluk da var.
20 yıl sonra kanada’dan döndüğünü söyleyen dennis bir pansiyonda kalıyor. pansiyonda ölü ruhlar var, tavan arasında onu rahatsız eden sesler var, pansiyon sahibi ise yavaş yavaş ailesini mahveden hayat kadınına dönüşüyor.
tüm bu anlamsızlıklar yavaş yavaş çözülecek ama elimizde güvenilmez bit anlatıcı var, günlüğüne yazdıkları, hatırladıkları ve sanrılarından hangisi doğru hangisi yanlış romanın sonralarına doğru öğreniyoruz. işte o zaman her şeyi bir daha baştan okumak gerekiyor çünkü biz en başta dennis’in versiyonuna göre dizdik her şeyi kafamızda, oysa bir de örümcek’in versiyonu var.
akıl hastalıklarını hem büyüleyici buluyor hem de çok korkuyorum. evde yapayalnız, bakımsız ve ilgisiz büyüyen dennis’in kafayı nerede kırdığını ve babasının eve getirdiği hayat kadınıyla bozduğunu çok merak ediyorum mesela. 13 yaşında bir çocuğun kişiliğini ikiye bölüp zorba babasından ve ilgisiz annesinden kendisini böylesine koruması çok çok acıklı bir yandan da…
sonra filmini de izledim, elbette roman kadar derinlikli değil ama senaryoyu patrick mcgrath yazdığı için anlatıcıya ve hatıralara bulduğu çözüm süperdi.
ayrıca şimdiye kadar okuduğum en kusursuz epona kitabı. gerek çeviri, gerek tashih açısından çok beğendim. elinize sağlık onur ışık.










