


Kitapları pek çok ülkede yayımlanan, eleştirmenlerin göklere çıkardığı, Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasına kesin gözüyle bakılan Polonyalı romancı Irena Rey, başyapıtı olması beklenen yeni romanı Gri Eminans’ın “çeviri zirvesi” için sekiz mutat çevirmenini evine davet etmiştir. Okuduğumuz metnin orijinali, bu ekipte yer alan İspanyolca çevirmeni Emi tarafından Lehçe kaleme alınmıştır, İngilizce “çevirinin” sahibi ise Amerikalı çevirmen Alexis’tir. Anlatıcı Emi’nin Amerikalı çevirmenle arasında sürüp gittiğinden sık sık bahsettiği gerilim, Alexis’in çeviriye düştüğü dipnotlarda da kendini gösterir. Anlatıcının iddialarına şerh düşen bir çevirmenin varlığı, yani hikâyenin iki güvenilmez anlatıcının çatışan perspektiflerinden aktarılması bile başlı başına özel bir okuma deneyimi sunar. Bu ilginç anlatım seçimini bir o kadar ilginç ve katmanlı bir anlatıyla destekleyen Jennifer Croft, çevirmenlerin âdeta varlık sebepleri olarak gördükleri yazarın ortadan kaybolmasıyla düştükleri bunalımı, fiziksel ve ruhsal arayışlarını, karşılarına çıkan herkesi ve her şeyi birer ipucu olarak ele alışlarını hem bilgi dolu hem de mizahi bir yaklaşımla ele alıyor. Avrupa’nın son büyük doğal yaşam alanlarından bir olan Białowieża Ormanı’nın yanı başında, yazarlarının son büyük eserini çevirirken, bir yandan bulunduğu yere dair ipuçları arayan çevirmenlerin karşısına defalarca farklı şekilde çıkan ve romanın ana metaforu olan “mantarlar dünyası”na ilişkin gerçekler, karakterlere de, okura da aynı soruyu sordurur: Çevirmenler de, tıpkı mantarlar gibi, başkalarının yaratıcılığını ve yaşam gücünü kullanarak varlık bulmazlar mı? İlk kez İrena Rey’in keskin kurallarının baskısından kurtulan ve birbirlerini tanıma fırsatı bulan çevirmenlerin yaşamlarına dair gerçekler, saklanan sırlar, gizli ilişkiler ortaya çıktıkça, yalnızca birer “dil”den ibaret gibi görünen bu kişiler birer kimlik kazanır ve doğal olarak, atacakları adımlar kestirilemez, istekleri ve beklentileri kontrol edilemez hâle gelir. Sanat dünyasının kuralları, dilin varoluş üzerindeki etkisi ve doğanın sınırsız gücü gibi pek çok konuya derinlikli bir bakış açısıyla yaklaşan Irena Rey’in Yok Oluşu, yarattığı serüven duygusu ve zihin açıcı mizahi yaklaşımıyla öne çıkıyor.