Banu Yıldıran Genç
24 Şubat 2026
romanın sonunu en baştan tahmin etmeme (oscar wao’yu önce okuyanlar hemen bilecektir), hatta urania’nın hikayesiyle tüm kapanışlardan sonra, en sonda hesaplaşacağımızı bile bilmeme rağmen hüngür hüngür ağladım bittiğinde.
teke şenliği büyük bir başyapıt. üç koldan ilerlemesi, gerçek ve kurmaca karakterleri ustalıkla harmanlaması, her karaktere bir biçimde derinlik kazandırması ama en çok insana, zayıflığa dair okuru hep anlayışa sürükleyen hamleleriyle başyapıt.
olay örgüsünü, nasıl ilerlediğini çok anlatmayacağım. @merixien ve @sine.lit çok güzel anlatmışlardı, oradan bakabilirsiniz.
ben bu postta bu romana benzeyen başka romanlardan bahsedicem biraz. çünkü bu parçalı ve ilerleyen yapı, gerçek-kurmaca karışması, bilinç akışında zaman atlamaları ve kişi değişimleri özellikle latin amerikalı yazarların çok, çok usta olduğu bir konu.
ilk aklıma gelenler:
roberto bolaño - tılsım
andres barba - ışıklar ülkesi
andrea camilleri - unvansız maktul (latin amerika dışından listeye girdi)
alberto manguel - yabancı bir ülkeden haber geldi
gördüğünüz gibi biri hariç hep latin amerikalı. latin amerika edebiyatı şilisi, perusu, meksikası, dominiki… hep ama hep geçmişiyle hesaplaşma derdinde. nefis politik romanlar yazıyorlar. olan biten hep aynı. abd’nin rolü, semirttiği diktatörün başına bela olması, sonra darbe, diktatör ve manyak ailesi, komünizm mi manyaklar mı? elbette manyaklar. hükümette mutlaka bir sadist katil. uydurulan düşman ve düşmanın yola getirilmesi (burada haiti).
ne kadar benziyoruz ve ne kadar benzemiyoruz. ülke politikası aynı bok. sadistine kadar. ama biz yazamıyoruz. zaten her şey gizli, bildiğimiz az. bilsek de olmuyor. çünkü kutsallaştırma konusunda tam bir doğuluyuz. kenan evrenle nasıl hesaplaştığımızı bir hatırlayın hele. yazıldı mı şöyle güzel bir 80 darbesi romanı? neyse tutuklanmadan bu konuyu kapatıyorum.
llosa’nın ustalığı bizi hep anlamaya yöneltmesi demiştim. pislik diktatör trujillo’nun bile ailesiyle başının dertte olması, askeri geçmişi, prostatı ve kaçırdığı çişi bir an kısacık bir an onu anlamamızı sağlıyor.
sonda kardeşinin yaptıklarıyla yüzleşen urania’nın halasının hâlâ, her şeyden sonra yapılanlara bahane bulabilmesini de anlıyoruz.
agustin cabral’ı, kızını diktatöre peşkeş çeken gözden düşmüş herifin felçli bakışlarına bile acıyabiliyoruz. çünkü oscar wao’da peşkeş çekmeyen cabral’a ne olduğunu okumuştuk.
dominiklilerin ekonomik sorunlar sonrası bu pislik diktatörü bazen iyi yad etmeleri mesela bizim 90’lar nostaljimizle aynı.
cezasını bir biçimde çekenler, ramfis olsun (ki onla bile empati kurabiliyoruz allah kahretsin), sadist katil johnny abbes olsun, e elbet yaşlı teke olsun, bizi biraz rahatlatıyor. ilahi adalet hayallerine bir katkı daha.
insan her yerde aynı. bin yıldır aynı şeyler dön baba dönelim yaşanıp duruyor. biz üçüncü dünya ülkeliler habire aynı senaryoyla farklı film çekiyoruz. ama işte yaşananlar sanata konu oldu mu ölümsüzleşiyor. bakın bir doktor balaguel (ki dominik’in ennn büyük şansıymış) şimdi bile başkahramanlaşıyor. diktatörü öldürenler ikisi hariç korkunç biçimlerde katledildilerse bile, ölümsüzler. edebiyat sayesinde.
bu koca romanda tek bir yerde bile teklemeyen nefis çeviri, şahane edebiyat. tüyler diken diken. almak istediğimiz hınç karnımızda bir taş. galiba bize de onla yaşamak düştü bu ülkede.













