Banu Yıldıran Genç
24 Şubat 2026
çok uzun yazmayacağım çünkü başka planlarım var.
ama samanta schweblin yine bizi tekinsiz evlerden, tekinsiz sokaklardan, tekinsiz durumlardan geçiriyor. öylesine tedirginiz ki bazı öykülerde kalbimiz hızlı hızlı atıyor.
bu tekinsizlik edgar allen poe tarzı değil elbet. latin amerika olur da sınıfsal ya da politik olmayan bir şey olur mu. schweblin’in “kurtarma mesafesi”ni okumuş olanlar ne diyeceğimi anlayacaktır. orada yaşanan garip duyguların ve olayların ekolojik bir felakete bağlanması gibi burada da hırsızlığın, çetelelerin kol gezdiği mahalleler, onca parayı nerden bulduğunu bilemediğimiz (evet aynısı bizde de var) ultra zenginler var.
ama bu insanların hikayesi hep bir eve, sığınmaya, ana rahmine dönermiş gibi yuvaya bağlanıyor. o nedenle kitabın adı çok anlamlı.
özellikle “böyle şeyler evimizde olağandır”ın kurulduğu dil, minimallik bize tonlarca şey sezdirirken, kitabın en uzun öyküsü “mağaramsı nefes” (bu öykünün adını hiç sevemedim nedense) bir ömrü anlatıyor. bu iki bambaşka öykü beni çarptı.
elimizden tutup hiç istemediğimiz yerlere götürüyor bizi schweblin. yoksul mahallelere, ölmüş çocuklara, hastalıklara, yaşlılara… ama bunu öyle çarpıcı imgeler ve detaylarla yapıyor ki başımıza gelecek her şeye razıyız.
ilk kez emrah imre çevirisinde bazı cümlelere takıldım. orijinal dilden okuyamayacağıma göre bir şey demem zor ama bazı uzun cümlelerde ne dendiğini anlayabilmek için birkaç kez okudum ve zamirlerde oynayarak daha anlamlı olabileceğini fark ettim. yine de çok küçük şeyler tabii. yazarın dilinin tüm tekinsizliğini hissediyoruz.










