Banu Yıldıran Genç
24 Şubat 2026
toni morrison yazsın, ben okuyayım. böyle usta bir yazar, hatta okuyor gibi değil de kulağımın dibinde bana mırıl mırıl anlatıyor gibi hissediyorum. çünkü karakterlerini müthiş doğal konuşturuyor, güzel konuşturuyor, anlatıcılarını da öyle.
unutulup gitmiş bir otel, otel sahiplerinden kalan unutulmuş iki yaşlı kadın, yaşadıkları ıssızlık, aralarındaki düşmanlık, bu eve ateş gibi düşen gencecik junior. ve tabii arada anlatıcı olarak bize katılan l'yi unutmayalım.
toni morrison her şeyi, tüm hikayeyi o kadar güzel bir biçimde açıyor ki. sona geldiğimizde iki kadının araya düşmanlık girmiş hikayelerini de junior'ın yaşama hırsını ve hayatta kalabilmek uğruna öğrendiklerini de, l'nin bu aile için yaptıklarını da o kadar iyi anlıyoruz ki...
düşman olabileceğimiz kimse yok, 11 yaşındaki torununun arkadaşıyla evlenen şerefsiz cosey'e bile kızamıyoruz. aynı l'nin dediği gibi "ona iyi kötü adam diyebilirsiniz, ya da kötü iyi adam, neyi baz aldığınıza bağlı - neyi mi, nedeni mi? ben ikisini karıştırmaktan yanayım."
tüm bu ana hikayenin arkasında bir sahil kasabasının 100 yıllık değişimi, siyahların konumları, 68 olayları, analar, babalar ve onların genetik ve travmatik mirasları, gençlerin beyin yakan libidoları var... morrison'ın anlatacakları biter mi?
(ve 68'de bir yeraltı örgütünde siyah bir kıza tecavüz eden bir beyaz yoldaşın erkekler tarafından korunup kollanması ve komünden atılmaması hikayesi ne benzer vah vah, hâlâ benzer...)
püren özgören'in müthiş türkçesiyle insanın her hücresine dair bir roman...














